FİKİR VE DURUŞ – 20
**Vicdan, Adalet ve Dünya Düzeni:
Mazlumun Sessizliği Değil, Onuru Konuşmalıdır**
Dünya;
yalnızca haritalar üzerinde kurulan bir denge değildir.
Aynı zamanda vicdanın, adaletin ve insanlık ölçüsünün sınandığı bir alandır.
Bugün gelinen noktada gerçek açıktır:
Küresel sistem, güçlülerin güvenliğini önceleyen,
mazlumların hayatını ise pazarlık konusu yapan bir düzene dönüşmüştür.
Savaş artık yalnızca cephede yaşanmıyor.
Bir çocuğun okulunda,
bir annenin sığındığı evde,
bir hastanenin koridorunda,
bir ekmek kuyruğunda yaşanıyor.
Bu yüzden mesele yalnızca askerî değil;
aynı zamanda derin bir ahlâkî çöküş meselesidir.
Mazlum coğrafyalarda akan kan bize şunu göstermektedir:
Uluslararası düzen, hukuku herkese eşit uygulamadığında
adalet olmaktan çıkar,
çıkar sahiplerinin aracı hâline gelir.
Bir yerde işgal meşrulaştırılırken,
başka bir yerde direniş şeytanlaştırılıyorsa;
orada hukuk yoktur, yalnızca güç vardır.
Çocukların öldürüldüğü bir dünyada
hiçbir siyasi söylem masum değildir.
Okullar hedef alınıyorsa,
şehirler açlıkla terbiye ediliyorsa,
yardım koridorları bile hesap malzemesi yapılıyorsa
orada artık savaş değil, açık bir zulüm vardır.
Ve bu zulüm karşısında suskunluk;
tarafsızlık değil, suça ortaklıktır.
İran’a yönelik baskılar,
bölgesel gerilimler
ve savaşın genişleyen halkaları şunu da ortaya koymaktadır:
Bugün kurulan her hoyrat denklem,
yarının daha büyük yıkımını hazırlar.
Bir ülkeyi köşeye sıkıştırarak,
bir halkı kuşatarak
ve bir bölgeyi sürekli ateş altında tutarak
barış kurulamaz.
Korku üzerine kurulan düzen,
istikrar değil,
ertelenmiş felaketler üretir.
Sosyal açıdan bakıldığında;
savaşın en ağır yükünü yine halklar taşımaktadır.
Yoksullar daha yoksul,
çocuklar daha sahipsiz,
toplumlar daha kırılgan hâle gelmektedir.
Göç, travma, yoksulluk ve aidiyet kaybı;
bombaların görünmeyen enkazıdır.
Ve bu enkaz, nesiller boyunca taşınır.
Ekonomik açıdan ise gerçek nettir:
Savaşın bedelini savaş kararını verenler değil,
hayatta kalmaya çalışan halklar öder.
Enerji hatları sarsıldığında,
ticaret yolları kesildiğinde,
gıda pahalandığında
bedeli alın teriyle yaşayan insanlar öder.
Bu nedenle ekonomi de masum değildir.
Çıkar için üretilen her kriz,
başka sofralardan eksilen lokmadır.
Ve artık şu gerçeği açıkça söylemek gerekir:
Eğer sivilleri hedef alan,
masum insanların canına kast eden,
korku ve sindirme üzerinden sonuç almaya çalışan yapılar
“terör örgütü” olarak tanımlanıyorsa;
aynı şekilde sivilleri hedef alan,
şehirleri bombalayarak yaşam alanlarını yok eden,
bir halkı topyekûn cezalandıran devlet politikaları da
farklı bir isimle anılamaz.
Bu, adına “uluslararası çıkar”,
“güvenlik politikası”
ya da “stratejik hamle” dense bile değişmez.
Bu, düpedüz
devlet eliyle yürütülen bir terördür.
Dış politika yalnızca sert cümle kurma sanatı değildir.
Gerçek dış politika;
hakkı gözeten,
mazlumun hukukunu savunan,
ilkesini kaybetmeyen bir akıldır.
Güç sahibi olmak,
zulmü meşrulaştırma hakkı vermez.
Bu anlayışla hareket eden bir yapı olarak
Ak Sancak Cemiyeti;
dünyayı yalnızca menfaat üzerinden okuyan yaklaşımı reddeder.
Bir milletin büyüklüğü,
yalnız kendini koruyabildiği yerde değil;
başkasının hakkını savunabildiği yerde ortaya çıkar.
Zulüm kimden gelirse gelsin aynıdır.
Ve biz, zulmün karşısında tarafsız kalmayı reddediyoruz.
Çünkü biliyoruz ki;
vicdan sustuğunda dünya kararır.
Adalet geciktiğinde zulüm cesaret bulur.
Mazlum yalnız bırakıldığında insanlık küçülür.
Ama hakikat ayakta kaldığında,
onur da ayakta kalır.
Ve tarih şunu yazar:
Fırtınalı zamanlarda
güçlü olanlar değil,
doğru yerde duranlar hatırlanır.
Ak Sancak Cemiyeti
Resmî Yayın Kurulu

